Annesine sıkı sıkıya sarılmıs uyuyan Anamaya, ansızın uyandı. Kulübenin çatısına inenyağmuru dinledi. Henüz geceydi, tropikal ormanlara özgü derin ve koyu bir gece. Yağmur bosanıyordu. Sağır ediciydi. Baska hiçbir ses isimlemiyordu; ne kirislerin gıcırtısı, ne de ormanda her zaman duyulan maymunların, yırtıcıların haykırısları.Sazlardan yapılmıs kerevette dönüp annesinin elini aradı. Uykusunun neden kaçtığını anlayamıyordu.
Gözlerini açacak olsa, çatının kirisleri yılanlara, su küpleri de yüzlerini burusturmus canavarlara dönüsüyordu. Kapatsa, bu kez de yağmurun gürültüsü katlanılmaz oluyordu. Tas gibi ağır
damlalar, palmiye yapraklarından yapılmıs kalın çatı örtüsünü delip geçiyor gelip göğsüne saplanıyordu sanki.Nedensiz bir korku duydu. Yüreğinde bir keder, düslerde olduğu gibi, insanın üzerine çöken bir ağırlık, yoğun, anlasılmaz bir sıkıntı vardı... Titreyerek dizlerini büktü. Annesine yaslanıp büzüldü, için için ağladı.. Dudaklarının arasından, ne bir yakınma çıktı, ne bir söz...Sonra yeniden, farkına bile varmadan dalıp gitti.1 Simdiki Bolivya topraklarında.Safağın ilk ısıklarıyla uyandı, gece kapıldığı dehseti çoktan unutmustu.Bir sıçrayısta kalktı ve hamakların arasından süzülerek ıssız avluya çıktı.Balta girmemis ormanın uçsuz bucaksızlığının kusattığı küçük bir köydü burası. Uçları sivritahta kazıklardan olusan yüksek bir duvar, ana avlunun kenarlarına dizilmis dört büyük ortakkulübeyi çevreliyor ve koruyordu. Sabahın bu erken saatinde avlu bombostu. Yağmurdurmustu, ama hava sıcak ve yapıs yapıstı. Tekdüze gri bir gökyüzü, yüksek otlar arasındaısıldayan çamurlu su birikintilerine yansıyordu.

