HAVA HAFİF, serin ve ömürlerinin başından sonuna kadaryapraklarını hiç dökmeyen koyu yeşil, reçineli ağaçlarınkokusuyla doluydu. Tepelerindeki karla kaplı alanlardanyansıyan gün ışığı göz kamaştırıyordu; ayrıca fersahlarca aşağıdaki Darshiva ve Gandahar ovalanndaki nehirleri beslemekiçin taşlı yataklarından gürleyip yuvarlanan suyun sesi de sürekli kulaklarındaydı. Suların Büyük Magan Nehri'yle mukadder buluşmaları için o gürüldeyişi ve yuvarlanışına, dağlan kaplayan, adeta özlemle semaya uzanmış gibi duran çam, köknar, ladin ağaçlarının koyu yeşil ormanı içinden geçen nihayetsiz rüzgârın yumuşak ve melankolik ahi eşlik ediyordu. Garion ile arkadaşlarının izledikleri kervan yolu gittikçe tırmandı, nehir yatakları boyunca dolandı, tepe sırtlarını aştı. Her sırta vardıklarında önlerine başka bir tepe sırtı çıkıyordu; hepsinin üzerinde ise insan aklının alamayacağı yükseklikteki zirvelerin -ebedi kardan örtüleriyle saf ve kadim görünen zirvelerin- gökyüzünün kubbesine değecek şekilde uzandığı kıtanın belkemiği yükseliyordu. Garion daha önce de dağlarda zaman geçirmişti ama şimdiye kadar hiç bu kadar muazzam zirveler görmemişti. O devasa sivri uçların fersah ve fersah uzakta olduğunu biliyordu ama dağ havası o kadar berraktı ki sanki uzansa dokunabilecekmiş gibi görünüyorlardı.Burada ebedi bir huzur vardı, aşağıdaki ovalarda hepsini rahatsız eden kargaşa ve endişeyi yıkayıp arıtan ve her türlü kaygı, hatta düşünceyi bile silip atan bir huzur. Sonunda sessizlik içersinde atlarını sürüp, hayranlıkla etraflarını seyretmekten başka bir şey yapamaz hale gelinceye kadar her dönemeç, her dağ sırtı, her biri bir öncekinden çok daha fazla harikalarla dolu yeni bir manzara sundu gözler önüne. Burada insanların eserleri solup önemsizleşmişti. İnsanlar bu ebedi dağlara hiç dokunmayacaklardı, hiç dokunamayacaklardı.Yaz vaktiydi; günler uzun ve güneşle doluydu.
![]() |

