TJ ATIRLIYOR... Bir akşamdı... Oda loş... Kafes delik-Xileri mavi... Gündüzün
son ışıklariyle beraber, sanki, odadan eşya da çekiliyordu: Levhalar, duvarların
kararan zeminine batıyorlar, minderler sönüyor, iskemleler dağılıyor, ve hepsi,
buğulanarak şekilsiz bir uçuşla kayboluyorlar. Minderin köşesinde oturan babası,
bir öksürükten sonra ileri fırlayan başını hâlâ doğrultamamış, iki büklüm, yüzü
gittikçe kararıyor ve siyah ceketinin rengini alıyordu. Her şeyi koyu kurşun
renkli bir buğu kaplamıştı.
Akşam.
Ve ses yok. Bir öksürük, babasının öksürüğü. Sonra, dışarıdaki sofada bir ayak
sesi. Annesi oda kapısına doğru bir kaç adım atmıştı. Bir gıcırtı. Kanat açıldı.
Eşikte uzun bir gölge. Yabancı. Kimdi o?
Ağır bir ses:
- Benim, Kâmil. Annesinin ince sesi:
- Buyurun Kâmil Bey.
Ve ses yok. Gölgenin odaya doğru sallanışı. Birkaç ayak sesi daha. Bir öksürük.
Telâyla ayağa kalkan babasının kısık sesi:
- Buyurun Kâmil Bey.
Gene babasının telâşlı kısık sesi:
8/BİR AKŞAMDI
- Meliha lâmba.
Lâmba. Fitil ucunda sarı alevin yutkunarak şişmesi, ve ses yok. Bir öksürük,
babasının öksürüğü, ve ses yok. Annesinin ince sesi:
- Buyurun Kâmil Bey. Babasının kısık sesi:
- Şöyle buyurun Kâmil Bey.
Babasının öksürüğü. Ve ilk bakışmalar. Herkes ona bakıyor: Baba, ana, kız. Meliha,
lâmbayı yakarken fitile dikkat eden gözlerinin ilk kamaşması geçtikten
sonra bir daha bakmıştı. Bir-şey anlamadı. Hayır! Uzamış bir sakalın gizlediği
yüzden bir şey anlamak güçtü. Bu bir maske, sakal.
Sesi de maskeliydi:

