
15 Eylül 1981 günü, Jack Sawyer adında bir çocuk, ellerini blucininin ceplerine sokmuş, kararla suyun birleştiği noktada duruyor, sakin Atlas Okyanusunabakıyordu. Oniki yaşındaydı ama boyu yaşına göre uzundu. Denizden esen bir rüzgâr, fazlaca uzamış kumral saçlarını arkaya doğru uçurup geniş, güzel alnını açtı. Çocuk üç aydan beri hayatını dolduran karmaşık, acılı duygular arasında,öylece duruyordu. Annesinin Los Ange-bs'de, Rodeo Yolu'ndaki evi kapatıp mobilyaları, çekleri, emlâk kamisyon-cularını hallettikten sonra Central Park'ın batısında bir apartman dairesi tutmasından beri. O daireden de, New Hampshire kıyısındaki bu sessiz sayfiye yerine kaçmışlardı. Jack'ın dünyasındaki tüm düzen yok olmuştu artık. Hayatı durmadan değişen, kontrolsuz bir süreç olmuştu. Tıpkı karşısındaki kıpırdayan su gibi. Annesi onu oradan oraya götürüyordu ama, annesini oradan oraya götüren neydi?Annesi kaçıyordu, kaçıyordu.Jack olduğu yerde döndü, bomboş kumsalın önce sol, sonra sağ tarafına baktı.Solda Arcadia Lunaparkı vardı. İlkbahar başından sonbahar başına kadar coşan taşan bir yerdi. Şimdi boş ve sakin görünüyordu.Kalbin iki vuruş arasındaki hali gibi. Tırmanan tren, kapanık gökyüzüne karşı kapkara bir iskeleydi. Demir karkası sanki kömürdenmiş gibi kara kara görünüyordu. Orada Jack'in yeni arkadaşı Speedy Parker vardı. Ama çocuk şu anda Speedy Parker'i düşünemezdi.